
Akşam buz gibi karanlığını düşürünce soğuğun sertliğini
daha iyi anlıyoruz. Üstümüze kalın kazak, polar ne varsa
giydikten sonra kapalı yemek çadırında günün menüsü olan
sıcak çorba, soğan salata, derede avlanmış alabalık ile
karnımız doyuyor. Gecenin soğuğuna çıkmaya cesaret
etmezken dışarıya çıkıp ta gökyüzüne bakınca işte asıl o
zaman en güzel gece ile karşılaşıyoruz. Tüm gökyüzü
delirmiş gibi yıldızlarla dolu ve bir o yana bir bu yana
giden kayan yıldızlarla dolu olarak başımızı gökyüzünden
indiremiyoruz. Böyle bir gökyüzü ancak buradan
görülebilir diyerek uzun bir müddet kayan yıldızlarla
oyun oynuyoruz. Özgürlüğümüzü daha fazla hissettiğimiz
bir oyun. Tehlikeli , gerçek ve güzel ve en önemlisi
erişilmesi güç bir şey olarak gözlerimizle tuttuğumuz
bir şey.
Gece, soğuk oldukça fazla.
Sıfırın altına inen soğukta kalın giysiler ve uyku
tulumlarına rağmen üşümemek elde değil. Sabah gölün buz
tutmuş olduğunu gördük.
Ertesi günün özelliği, Kaçkar
dağının zirvesine deneme tırmanışı yapmaktı. Daha önce
aldığımız haberlerden dağın bu sene olağanüstü bir kar
yağışı özellikle de Nisan ayında yağan karın erimemesi
nedeni ile hala dağın zirvesinde buzlu karın
olmasıydı. Bizler dağcı değildik ama yine de dağın
zirvesine en azından çıkabileceğimiz noktaya kadar
çıkmak istiyorduk. Rehberlerimiz bu konuda bize yardımcı
olacaklardı.
Sabah yine Cevdet’in yanımıza
neler alacağımız, neler giyeceğimize kadar dikkat
edilmesi gereken durumları bize anlatması ile güne
başladık. Bir kısmımız ise, zirve çıkışı için çok yorgun
olduklarını belirterek kampta kalmayı tercih etti. Zirve
çıkışı yapacak olanlar da, rehberlerimiz Cevdet , Sabri
ve Ömer ile birlikte yola koyulduk. Dağın çıkışı oldukça
karlı olmasına karşılık karşımıza uzun bir buz kütlesi
çıkana kadar epeyce ilerleyebildik ama bu buz kütlesi
sadece bizi değil buraya gelen daha profesyonel
dağcıları da çıkmaktan caydırdı. Oldukça riskli olan bu
kütlenin aşılması deneyimli ve teçhizatlı olmayı
gerektiriyordu.Buradaki eksikliklerle içimizden sadece 3
kişi zirve tırmanışı denemesine girişti. Arkadaşlarımız
, 3650 metreyi bulan balkon denilen yere kadar gittikten
daha fazla gitmenin riskli olacağını anlayıp geri dönme
kararı alarak kampa döndüler.
Dönüş yolu sonunda kampın
yanındaki krater gölü yürüyüşçülere uzun ve yoruyucu
yürüyüşten sonra serinlemek için iyi geldi ise de derin
soğukta yüzmek mümkün değil.
Akşamı kampın karlı tepesinde,
güneşi yudumladığımız içkilerimizle batırıyoruz. Bugün
de yorucu ama o kadar da doğaya yakınlaştığımız bir gün
oldu. Gece her zamanki gibi ışıl ışıl bir gökyüzü ile
tepemizde asılı duruyor.
Ertesi gün aynı güzergahtan
geri döneceğiz. Davalı yayla geçidinden , güneyden
kuzeye doğru yarımay şeklinde sürecek bir geçişle 3310
metre yükseklikteki Kavron aşıtına gideceğiz. Burayı
geçtikten sonra Erzurum-Rize arasındaki Kavrun yaylasına
ineceğiz. Böylece Güneyden İspirden başlayan
yolculuğumuz Kuzeye doğru Kavrun yaylasına doğru
yönelecek oradan daha da aşağıya Ayder yaylasına
geçilecek.
Uzun sürecek olan bu yürüyüş
için sabah çadırlarımızı toplayıp, kahvaltımızı
yaptıktan sonra 9.30 civarında bulunduğumuz yükseklikten
aşağıya doğru inmeye başlıyoruz. İniş zaman zaman dik
olarak gitse de arada yavaşlayıp düzlüklere çıkınca
hızlanan bir hal alıyor. Dağların arasında halen karlar
var. Ve bu karları zaman kazanmak için yürüyerek
geçmek zorundayız. Aksi halde aşağıya inip yeniden
yukarı tırmanmak bize bir hayli zaman kaybettirecek.
Karlar yürüyüşümüzü engelliyor. Bölgeyi iyi bilen Ömer
ve Sabri bize yardımcı oluyor Tek tek hepimizi karların
içinden karşıya geçiriyor. Cevdet ise en başta rotayı
tespit edip yürüyüşü yönlendiriyor.
Dağın etrafını dönerek yolu
kısaltmak daha iyi oluyor akşama doğru 16.00 civarında
Kavrun vadisi aşağıda önümüzde duruyordu. Sonu
gözükmeyen ve vahşi , dokunulmamış bir şekilde yalnız
aşağıya doğru akan bir vadi. Ortasından akan nehir dağın
içinden çıkarak geliyordu. Dağda kardan kapanmış olan ,
gözükmeyen tarihi ipek yolunu yani ilkel katırlarla
yapılan ticaret yolunu/ patikası ortaya çıktı. Taşların
yan yana dizilmesiyle yapılmış ve ancak küçük bir
katırın geçebileceği darlıkta bize koskocaman bir cadde
gibi gelen bu patikadan aşağıya daha emin adımlarla
inmeye başlıyoruz. Aşağısı henüz gözükmüyor dağ o kadar
yüksek ki dönerek yapılan bu inişe Ömer “yalancı iniş”
derler diyor gidersin gidersin ama bir türlü inemezsin.
Ayaklarımız inmekten yavaş yavaş yalpalamaya başladı
bile. Ama iniş çıkıştan daha rahat ve güvenli ilerlemeye
devam ediyoruz. Uzakta vadinin üzerinde bize doğru gelen
bir sis ortaya çıkıyor. Ömer yine bu sisin hoş
olmadığını ve yön bulmada zorluk yaşayabileceğimizi
söylüyor. Sisin çökmesi ile görüş alanımız daraldı.
Uzakta Cevdet'in ıslığı işitiliyor. Arkadan ıslığa cevap
veriliyor. Birbirimizi kaybetmiyoruz ama yorgunluk ve
uzun bir süreden beri süren yürüyüş ufak tefek
düşmelere, takılmalara yol açıyor. Akşam oldu. Görüş
alanımız iyice daraldı. Işıksız ilerlemek çok zor. Sabri
ve Omer hem ileriye hem de geride kalanlara ışık tutup
ilerlememizi sağlıyor. Nehrin akan suları yer yer
çatallaşıp etrafa yayılıyor. Taşlarla beraber yürümeyi
de güçleştiriyor , dikkat isteyen bir yürüyüş ama
dikkatimizin en son noktalarındayız. Nihayet uzakta
Kavrun yaylasının sarı ışıkları ortaya çıktı. Yorgun bir
şekilde ilerlemeye devam ettik. Yaklaşık 12 saat süren
yürüyüşümüz nihayet sona erdi.
Kavrun yaylasında Abdullah
amcanın kahvehanesine gelince hemen sıcak çaylar ve
poğaçalar geldi. Uzun bir yürüyüşün ardından bu bizi
biraz olsun bizi kendimize getirdi. Ardından sıcak bir
çorba ile gelen yemek , bütün gün süren yürüyüş
yolculuğumuzun son noktasıydı.
Kavrun yaylasındaki son
kampımızda bir gün öncesinin stres ve yorgunluğunu,
fazla soğuk olmayan ılık bir gece ile atlattıktan sonra
sabahın erken saatlerinde tepemizde bağıran bir buzağı
sesi ile uyandık. Kahvehanede sıcak çaylarımızı ve
poğaçalarımızı yerken Abdullah Amcanın Kavrun yaylasının
turizme açılmasına karşı buranın yaylacılık geleneği
içinde kalmasını ve turizm ile kirletilmemesi gerektiği
konusunda bürokratlara karşı tek başına nasıl mücadele
ettiğini dinledik. Gerçekten de buraya otel yapılmasının
ve otelin bir köşesinde Abdullah amcaya otantik bir köşe
ayrılması yerine Abdullah amcayı tezgahının başında
görmek çok daha keyif verici oluyor.
Bu sabah ki rotamız Ayder
yaylasına inmek olacak. Bunun için önce Galer düzüne
ineceğiz. Yürürken yemyeşil düzlükler dağın yorgunluğunu
ayaklarımızdan çekip alıyor. Bu yürüyüşte dağların
yalnızlığını , özgürlük duygusunu tadamıyoruz artık ama
yeşilin , derelerin, doğanın güzelliği hep üzerimizden
akıyor.
Galer düzüne gelince öğle yemeği
molasının ardından bizi Ayder'e götürecek minibüsümüze
biniyoruz. Kaçkarın karlı yamaçları gerilerde kaldı.
Etraf piknik yapan insanlarla dolu şimdi.
Ayder yaylası turizmle iç içe
geçmiş yemyeşil yamaçlar arasında kalıyor. Kaplıcaları ,
balı, yöre kıyafetleri ile dolaşan Rizeliyi
görebiliyorsunuz. Kaldığımız pansiyon sahibi de bize
kendi evimizdeymiş gibi davranıyor. Evimizdeki gibi
terliklerimizi giydiğimiz, kahvaltımızı, sohbetimizi
ettiğimiz bu pansiyonda rahat ediyoruz.
Gezinin bu turistik bölümünde
akşam bölgenin en güzel horon çeken lokantasına
gidiyoruz. Kızlı erkekli bütün herkes yayla
şenliklerindeki gibi el ele tutuşup horon çekiyorlar.
Kapıda horona katılmak için bekleyenler bile var. Ancak
içerde yer yok. Tulumun ince sesine katılmamak mümkün
değil zaten sizi bulunduğunuz yerden çekip çıkarıyor.
Kendinizi elleriniz havada buluyorsunuz. Günün
yorgunluğunu lokantadan çıkıp birer laz böreği yiyerek
kapatıyoruz.
Dönüş günü sabah erkenden
yola çıktık. Çamlıhemşin’de Zilkale'yi görmeden gitmek
olmaz. Cevdet ve eşi bizleri halen yapılmakta olan yol
üzerinden bin bir zahmetle kaleye götürdüler. Aşağıda
Fırtına deresi akıyor.
Zilkalenin ardından Trabzon'a
uzanıyoruz. Sümela manastırı bu bölgenin en önemli
eserlerinden biri. Sümela manastırında her ne kadar bazı
kısımlar yeniden yapılandırılmış ise de büyük bir
kısmında yapılandırma işlemi devam ediyor . Bu nedenle
de manastırı bütünsel olarak kavramak güçleşiyor.
Rehberimiz Cevdet’in bu konuda verdiği bilgilerle bu
bilgi açığını biraz olsun kapattık.
Trabzon havaalanına başladığımız
noktaya geri döndük. Bu gezide kendimizi Karadeniz'in
doğasında, insanında keşfederek yeniden üretirken
bunu Cevdet , Sabri, Ömer’in bizleri kendi evlerindeki
gibi ağırlamasına borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Bu
gezinin ardından şimdi artık Güneyin sıcak kumsalları ve
denizi uzak ve yabancı geliyor.